İlk filmi bitirince ‘bir daha film yapmam’ dedim.

Haber Kategorisi: 2009 Haberleri

176_424

 

Türkiye’de müziğin en kıymetli isimlerinden Orhan Gencebay Mayıs

ayında Mithat Alam Film Merkezi’nin konuğu oldu, bizi berhudar

etti. Halen Orhan Gencebaay’ın hayatı üzerine bir kitap çalışmasını

sürdüren Derya Bengi söyleşinin moderasyonunu üstlendi.

Çiğdem Mater: Mithat Alam Film Merkezi’nde bugün Orhan

Gencebay’ı ağırlıyoruz. Çok heyecanlıyız. Roll dergisinden Derya

Bengi bizi kırmadı, bugünkü moderasyonu üstlendi. Ona da teşekkür

ediyoruz. Hoşgeldiniz, Orhan Bey.

Orhan Gencebay: Berhudar olun. Bu söz dedemden bana,

daha doğrusu dedelerimizden bize hatıra. Bazı arkadaşlar soruyorlar,

anlamı nedir, diye. Harika bir anlamı var; mutlu ol,

sağlıklı ol, su gibi aziz ol. Aklınıza güzel ne geliyorsa hepsini

ihtiva eden bir söz.

Derya Bengi: Ne zamandan beri kullanıyorsunuz? Mazisi çok

mu eski?

Orhan Gencebay: Aşağı yukarı, on sekiz yaşımdan beri kullanıyorum.

Dedem –babamın babası- harika biriydi, çok iyi bir

insandı. 1.90 boyunda, mavi gözlü… On altı sene de askerlik

yapmış. Girmediği savaş yok. O zaman öyleymiş. Dedelerimiz

sürekli her yerdeler, her cephedeler. Sana anlatmıştım, hatırlar

mısın Derya’cığım? Edirne’de Sarayiçi diye bir yer vardır. Sarayiçi,

Edirne’nin Osmanlı İmparatorluğu’nun başkenti olduğu dönemdeki

sarayın avlusudur, bahçesidir. Şimdi orada Kırkpınarlar

yapılır. İki tarafından ırmak akar; Meriç’in kollarıdır bunlar.

Bu küçük ırmakların kenarında ağaçlar vardır. Bazıları üç-beş

yüz yaşında çınar ağaçlarıdır. On iki, on üç yaşındayken dedem

beni oraya götürmüştü. Bir ağacı gösterdi bana, bir çınar ağacını,

kabukları yoktu. Bana dedi ki; “Oğlum, ben bu ağacı çok

kemirdim.” “Nasıl, dede?” dedim. “Savaşta bizi buraya tıktılar,

aç bıraktılar. Sağ kalmak için kimimiz ağaç kemirdik, kimimiz

396 Mithat Alam Film Merkezi Söyleşi, Panel ve Sunum Yıllığı 2009

toprak yedik. Birçoğumuz öldü. Ben sağ kalanlardanım. İşte bu

ağacı çok kemirdim,” dedi. Gözlerim dolmuştu. Böyle bir anımız

vardır rahmetli dedemle. Allah rahmet eylesin.

Bugün bu söyleşide hem müzik hayatınıza hem de müzik

hayatınızla sinema çoğu zaman iç içe geçtiği için sinemaya

değineceğiz. Sizin hayatınız günün birinde filme alınabilir

aslında, öyle bir hayatınız var.

Orhan Gencebay: İnşallah olur.

Biz bir başlayalım da. Böyle bir filmde müzik hayatınızın

hangi sahneyle, kaç yaşınızda, neyle başladığını görmek isterdiniz?

Orhan Gencebay: Ben müziğe altı yaşımda başladım. Hep

anlatırım, bağlamaya olan merakım altı yaşındayken, trenle

Samsun’dan Çarşamba’ya giderken, o tanımadığım kişinin Yine

Yeşillendi Fındık Dalları türküsünü çalmasıyla başlamıştı. Anneme,

“Ben o uzun saplı aleti istiyorum,” demiştim. Sonradan

adının mandolin olduğunu öğrendim ama yanlış öğrenmişim.

Babam bana mandolin aldı. Baktım, “Ama bunun sapı kısa, bir

yanlışlık var,” dedim. Babam, rahmetli, dedi ki “E, bunu aldık artık,

geri de veremeyiz. Sana bir hoca lazım.” Hocam Kırım mülteci

Türklerindendi. Bir keman virtüözüydü. Ukrayna Senfonisi’nde,

operada falan çalışmış. Baba mesleği berberlik. Türkiye’ye iltica

edince, Samsun’da opera olmadığı için, baba mesleğini yapmaya

başlamış. Onun dükkanında müziği öğrenmeye başladım.

Berber dükkanında mı mandolin öğrendiniz?

Orhan Gencebay: Evet. Dükkanın arka tarafında bir bölüm

vardı. Orası müsaitti. Küçüktü, belki beş, altı metrekareydi

ama bana yetiyordu. Mandolini öğrenmeye başladım. Bir ay

sonra notayı öğrenmiştim. Deşifre edebiliyor, gördüğümü çalabiliyordum.

Yaklaşık bir sene, Emin Tarakçı hocamdan, çok

önemli bilgiler aldım. Klasik Batı müziğinin temellerini, polifonik

sistemi o yaşta tanıdım. Notayı öğrendim. Ama sıkılıyordum

biraz. Çünkü Yine Yeşillendi Fındık Dalları’nı çalamıyordum.

Çalıyordum da, istediğim gibi çıkmıyordu. Bir sene sonra

bağlamayı kucakladım. İstediğim de oydu; halk müziği. Halk

müziğinin dinamizmi beni çok etkilerdi. Neticede, on iki yaşıma

kadar su katılmadık halk müziği çaldım. Ama o bana göre yirmi

yıla bedeldir, emek olarak. Büyük bir aşkla çalışıyor, Türk halk

müziğinin tavırlarını öğreniyordum. Tavırlar çok önemlidir, her

biri birer ekol olarak ele alınmalıdır. Ayrı ayrı yapılardır. Halk

müziğimiz son derece zengindir. Onları tanıdım. On yaşında da

beste karalamaya başladım. Komşu kızı için beste yapmıştım.

Orhan Gencebay 397

Şekillenmemiş duygulardı ama yapmıştım. “Kara kaşlı esmer,

kim bilir kimi sevdi,” diye bir bestem vardır. Birazı aklımda tabii.

Sonra, on iki, on üç yaşımda, bağlamanın yanı sıra Türk sanat

müziğiyle ilgilenmeye başladım. Babamın isteğiydi. Tambur

çalmaya başladım. Daha sonra caz, rock ve klasik Batı müziğiyle

ilgilendim. Tenor saks çaldım, biraz gitar, piyano vs. derken…

Ama bağlama benim öz aletimdir.

Film trende başlayacak yani.

Orhan Gencebay: Trende başlayacaklar. Öyle başladı çünkü.

Ben bağlamada bilinenin dışına çıkmak istedim. Bilinenin dışı

derken, bağlama çok daha geniş melodiler ve sesler çıkarabilirdi.

Çünkü aslında bağlama denen alet, çoksesliliğe giriş aletidir. Üç

sesli çalar. Hiçbir zaman teksesli değildir. Fakat, maalesef, resmi

müzikçilerimiz ya da yeteri kadar derinine dalmayan kişiler,

bağlamamızı hem notada hem de çalarken tek olarak ifade etmeye

çalışmışlar. Ben bunun eksik olduğunu, daha farklı olabileceğini

düşündüm. Kendime göre yorumlar getirdim. Bilinenin

dışına çıkmak istedim. Pozisyon değiştirdim. Akort şekillerini

değiştirdim. Sonra dediklerine göre Gencebay tarzı bir icraat, bir

yapı çıktı ortaya. Bağlamayı zenginleştirdiğim, bir virtüöz olduğum

söylendi. Ama bunu her zaman yakalamak kolay değil. Çok

çalışmak lazım. Günde on saat, on iki saat çalışmak lazım. İyi

olduğum zaman daha farklı olduğumu hissediyorum, ama her

zaman iyi olmak kolay değil. Neticede, yıllarımız böyle geçti.

On üç yaşıma kadar bütün tavırları geçtim, diyorsunuz ya, o

dönemde de var mıydı bu aşma isteği?

Orhan Gencebay: Vardı. Belki de Emin Hocamın ve klasik Batı

müziğiyle ilgilenmemin etkisiydi. Batı musikisinin derinliğini,

genişliğini –sistem olarak tabii- polifonik sistemin güzelliğini,

muhteşemliğini hepimiz biliyoruz. Ama ben dedim ki, tek muhteşem

olan o polifonik sistem değildir. O muhteşem bir değerdir,

ama tek muhteşem değildir. Bana göre bizim müziğimiz de en

az onun seviyesine gelebilir. Ve bunu ben, henüz istediğim gibi

ele aldım diyemiyorum, ama belli ölçülerde yaptım. Türk sanat

müziği denen müziğimizde –bu isim değişene kadar bunu kullanacağız;

bana göre doğru bir isim değildir- son derece güzel ve

harika bir yapısallık, zenginlik var. Batı müziğinin tüm akorlarını

bizim sistemimizde bulmak mümkün. Fazlasını da bizlerin

oluşturması mümkün. Son derece zengin bir yapı. Çünkü tarihte

bütün insanların, o kadar çok ulusun bıraktığı izler var ki orada…

Muhteşem bir malzeme var, dünya çapında bir malzeme.

Onu analiz etmemiz lazım. Onu yaparsak kendimize has bir armonik

yapı oluşturacağız. Harmoni, özel birtakım sesler bulaca398

Mithat Alam Film Merkezi Söyleşi, Panel ve Sunum Yıllığı 2009

ğız. Ben bunu iddia ediyorum.

Halk müziğinde de, farklı bir çokseslilik yapısının olduğunu ısrarla

söylerim. Benim bu konudaki çalışmalarım yine 20’li yaşlarımdan

itibaren başladı. Ama, baktım ki kolay olmayan bir konu,

ileriye erteledim. Şu anda yine ileriye erteleme isteğim olmasa da

kolay olmadığını söylüyorum. Yorucu. Bir laboratuar çalışması

gibi ele almak gerekiyor. Laboratuara girmek, bunlarla meşgul

olmak gerekiyor. Saygınlıksa, en saygın çalışmalar da bunlardır

diye düşünüyorum. Konçertolar, senfoniler çok kolay olmayan

çalışmalardır ama onları yazmak bunun yanında daha kolaydır.

Evrenselliğe çok daha büyük bir katkısı olacağına inandığım bir

çalışma olacak.

Bildiğimiz kadarıyla, siz bütün bu arayışları yaparken kimse

size, “Gel kardeşim, aferin, ne güzel yapıyorsun,” demedi.

Hayatınız bir mücadele içinde geçti.

Orhan Gencebay: Maalesef.

Size karşı çıkanlar vardı ve çok da kilit noktalardaydı bu

insanlar. Hayatınız, aslında bütün Türkiye’nin hayatı, 60’ların

sonundan 80’lere kadar bir taraftan bu tartışmayla geçti:

“Arabesk tartışması”. Tarışmanın odak noktasında da siz

vardınız. Nasıl yaşadınız? Yani filmde –hani hayatınızı filme

çekiyoruz ya- bayağı harp sahneleri falan olacak, bir aksiyon

filmi gibi olacak.

Orhan Gencebay: Evet, burada da duyguların, farklı görüşlerin

çarpışması var. Bunları yaşadım ama üstünde pek fazla durmadım,

durmamaya çalıştım. Ben ne yaptığımı biliyorum, dedim.

Yanlışım olabilir ama yeni bir olay ortaya koymaya çalışıyordum.

Bunun da nereye gideceğini biliyordum. Kendime inanıyordum.

Bunları yapmak için bazı bilgilere sahip olmak gerekiyordu. Halk

müziğini tanımak gerekiyordu. Sanat müziği denen yapıyı tanımak,

bilmek gerekiyordu. Batıya da dönük olmak, Batı’dan kopuk

olmamak gerekiyordu. Ben tüm bu üçünün de içerisinde

bulunmaya çalışmıştım. Her ne kadar bir Batıcı kadar içinde

olmasam da, çok rahat bir senfoni ya da konçerto yazarım, yazıyorum

da. Ama, tabii, bunun içinde olan, büyük saygı duyduğum

birçok arkadaşım var. Onlarla yan yana geldiğimiz zaman

Batı yönünü tamamıyla onlara teslim ederim, karışmam. Çünkü

o konuda onlar uzman. Benim konum birinci derecede Türk

müziği olduğu için, bunu korurum, ona saygı duyarım. Gerçek

bir bilenin önüne geçmek istemem. Bu saygıyı gösteririm. Ama,

dediğim gibi, o olmadığı zaman, gene saygı duyarak, gerekeni en

üst düzeyde yapmaya çalışırım. Yani bu çalışmaları yaparken,

dediğim gibi, halk müziğini, sanat müziğini bilmek, Batı’ya da

Orhan Gencebay 399

dönük olmak, Batı’yı da temelinden tanımak gerekiyordu.

Peki niye karşı çıktılar? İsim önemli değil burada ama, mesela,

bir halk müzikçi, toplumda çok tanınan, hatta hocanız

olmuş Nida Tüfekçi gibi biri size karşı çıkabildi. Sanat müziğinden

birtakım önemli isimler karşı çıkabildi. Batıcılar da

karşı çıkabildi, sevmeyebildi. Sevenler gibi sevmeyenler de

çok oldu.

Orhan Gencebay: Genelde beni tanıdıkları bir yön vardı; tanıdıkları

yön derken, çalışmalarım arabesk diye adlandırıldı, ki

bu isim son derece yanlıştır. Benim yapmak, anlatmak istediğim

çalışmayı bu başlıkla anlatamazsınız. Çünkü ben serbest

çalışıyorum. Halk müziğinin de, sanat müziğinin de, Batı’nın da,

Orta Doğu’daki bütün kültürlerin de izlerini taşıyan bir müziğim

var. Burada yalnız Arap yok ki. Burada Türk var, Grek var, vs.

Osmanlı var.

Peki, siz bütün bu mirası değerlendiren bir müzik olmalı diye

mi araştırmaya başladınız?

Orhan Gencebay: Türk müziği nereleri etkiledi, nerede etkilendi,

diye araştırmak istedim. Merak ettim. Ondan dolayı ilgilendim.

Karşıma neredeyse dünya tarihi çıktı. Hayretler içinde bırakacak

olgular, olaylar, durumlar var. Kızılderililere kadar gidiyorsunuz.

Geçen aylar içerisinde, Türk kültürüyle ilgileniyorum diye,

Amerika’daki konsolosluktan bir Kızılderili babanın, on dört yaşındaki

oğluna yaptırttığı bir müziği gönderdiler. Dinledim. İki

CD’ydi. Bir CD’nin birçok parçasında bizim Anadolu ezgilerine

benzeyen ezgiler vardı. Pentatonik bir yapı vardı. Bir müzisyen

olarak bunu hissettim. Şaşırdım. Ve adamın söylediği şu; ben

Türküm. Kızılderili söylüyor bunu! “Ben Türküm, çocuğuma da

bunu ben öğrettim.” Çocuk babasından öğrendiklerini albüm

yapmış. Daha bunun gibi birçok örnek var.

Türk müziği nereden etkilendi, nereyi etkiledi diye baktığımızda,

karşımıza dünya tarihi çıkıyor. Mesela, İrlandalı genç bir rock

grubu var. Yaptıkları bir eser tamamıyla bizim hüseyni dediğimiz

pentatonik yapı… Komasız. Küçük oğlum söylemişti bunu bana.

Grubun adını şu anda hatırlayamıyorum. Hayret ettim. Dedim,

acaba kendileri mi yaptı yoksa bir yerden mi etkilendiler. Biraz

araştırdığımda İrlanda’nın kendi yapısında var olduğunu öğrendim.

Daha da şaşırdım. Ama İrlanda’nın nereden geldiğini biliyorum.

Orta Asya’da kuzey kavimlerinden biri. Bağlantıyı böyle

kurduk. Yani, o orijinde o sesler var. Baktığımızda hayret edecek

derecede bir bütünlük görüyorsunuz.

Samsun’dayken Küçük Orhan derlermiş size, değil mi?

400 Mithat Alam Film Merkezi Söyleşi, Panel ve Sunum Yıllığı 2009

Orhan Gencebay: Muhtelif isimlerim vardı. İlkokuldayken, çok

özür dilerim, Ayı Orhan derlerdi. İlkokul ve ortaokuldayken spor

yapıyordum, body çalışmaya başlamıştım. Bana el şakası yaparlardı.

Ben bir şey demezdim. Ben de onlara yapardım, onlar

bana bir daha yapmazlardı. Adım Ayı Orhan kaldı. Böyle isimler

vardı. Daha sonra, lise yıllarında, Kont Orhan derlerdi.

Onun sebebi ne?

Orhan Gencebay: Kont Monte Kristo’ya çok özenirdik. Çok şık

bir adammış. Geceyarısı elinde bastonla dolanırmış. Ben de lise

yıllarımda çok şık gezerdim. O yüzden Kont Orhan derlerdi.

Sonra Orhan Ağabey oldum. Daha sonra da Arabeskçi Orhan

Ağabey. Şimdi Orhan Baba diyorlar ama, dede diyenler de var.

Müziğimden dolayı bazı arkadaşlarım; yaşımdan dolayı da çocuklar

dede diyor. Bir tane Efe’m var benim, dokuz yaşında. O

dede diyor bana. Başka çocuklar da var dede diyen. Bayılıyorum

onlara. Çok seviyorum çocukları.

Efe rap söylüyor. Orhan Bey’in telefon melodisi torununun

söylediği rap şarkısı.

Orhan Gencebay: Yarın onun okulunda müsamere var. Müsamerede

Beethoven’ın bir pasajını çalacak piyanoyla. Bir tek onu

biliyor ama, başka bir şey bilmiyor. Fakat dün annesine ilk kez,

bana nota öğret, demiş. Annesi de öğretmeye başlamış. Sonra ne

olur bilmiyorum ama, şimdilik istiyor.

Monte Kristo Kontu dediniz, filmden mi biliyordunuz?

Samsun’da çok sinema var bildiğim kadarıyla.

Orhan Gencebay: Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşunun ilk

adımı Samsun’da atıldığı için 19 Mayıs etkinlikleri orada son

derece renklidir. Hem spor hem de bilgi açısından çok zengindir.

Benim çocukluğumda, söylediğim gibi, klasik Batı müziği,

halk müziği, sanat müziği, rock, aklınıza ne gelirse, her kategoride

müzik vardı. Recep Öğüt diye bir ağabeyimiz vardı. Hem

piyano hem de saksafon, alto saks çalardı. Onunla çalışırdık.

Yani biz tüm müziklerin içindeydik. Samsun’u böyle değerlendirmek

lazım.

Çocukluğunuzda, gençliğinizde kaç sinema vardı Samsun’da?

Orhan Gencebay: Sekiz, on tane vardı. Ben doğduğumda

Samsun’un nüfusu yirmi beş bindi. O zamanlar nüfus yirmi bini

geçince şehir olunuyordu.

Gider miydiniz filmlere?

Orhan Gencebay 401

Orhan Gencebay: Gitmez olur muyum!

Sizi çok etkileyen filmleri hatırlıyor musunuz?

Orhan Gencebay: Tabii. Mesela Herkül filmleri vardı. Steve Reeves

vardı. Gordon Scott, Mark Forest… Steve Reeves, dünya

vücut şampiyonuydu. O zamanlar, erkek adam güçlü kuvvetli

olmalı, vurdu mu devirmeli, diye düşünüyoruz. Monte Kristo, tabii

ki, çok etkiledi. Tarihi filmler etkiledi. Zeki Müren’in Berduş’u

vardı. Lütfi Akad’ın sineması beni her zaman etkilemiştir. Ayhan

Işık, jön Ayhan Işık! Benim yaşımda olan hemen herkesi

kişiliğiyle ve fiziğiyle etkilemiştir, eminim. Yakışıklı, aslan gibi

bir adam. Daha sonra, çocukluğumdan biraz çıktıktan sonraki

zamanlarda da beni etkileyen birçok üstadımız var, tabii. Birçoğuyla

da çalıştık zaten.

Üzerinizde Ayhan Işık’tan bir yadigar taşıyorsunuz galiba.

Onu da söyleyin, isterseniz.

Orhan Gencebay: Bıyıklarım. Bence rahmetli Ayhan Ağabey

bıyıkları konusunda Clark Gable’dan etkilenmişti. Douglas

Fairbanks’ten de etkilenmiş olabilir, ama büyük ihtimalle Clark

Gable’dan. Ben de Ayhan Ağabey’imden etkilenmiş olabilirim.

Bu birikimle İstanbul’a geldiğinizde neler yaptınız? Önce

beste ve plak yapmadınız herhalde; henüz on sekiz, on dokuz

yaşındaydınız çünkü. Kendi müziğinizi kuracak değil, birtakım

arayışlarınıza devam edecek bir çağdaydınız. 70’lere, ilk

ününüzü sağladığınız zamana kadarki dönemin bir özetini

yapar mısınız?

Orhan Gencebay: O zaman Ankara’dan başlayayım. Bir zamanlar

bizim için en üst platform, TRT Ankara Radyosu’ydu. Televizyon

olmadığı için Ankara Radyosu’na giren kişi her şeyi aşmış

demekti. Ankara Radyosu’nun sınavlarını kazanmıştım ama devam

etmedim. Sınavın usulsüz olduğunu söylediler. Daha sonra

İstanbul Radyosu’nun sınavlarına girdim ve kazandım. Fakat

gayem şuydu; Türk müziği ile ilgili çalışmalar yapmak; birikimlerimi,

bilgilerimi paylaşmak ve Türk müziğini daha iyi bir yerlere

taşımak. Bence buna ihtiyaç vardı. Türk müziği bütün malzemesiyle,

haşmetiyle ortadaydı. Cumhuriyet döneminde birtakım

çalışmalar yapılmıştı ama, hâlâ ham haliyle duruyordu. Resmi

olarak hâlâ böyle olduğunu da belirtmeliyim.

Yapılması gereken daha çok işimiz var. Teori yönünü de geliştirmemiz

gerekiyor. Ben bunun derdindeydim. Türk müziğini

daha zenginleştirmek için orijinin dışına çıkarmamız gerekiyor,

diyordum. Muhafazakar arkadaşlar, hocalar bu dediklerime

tepki gösteriyordu. Oysa ben bilineni aşmak istiyordum. Bili402

Mithat Alam Film Merkezi Söyleşi, Panel ve Sunum Yıllığı 2009

nenin dışına çıkmalıyız dedikçe tepkiler düşmanlığa dönüştü.

İstanbul Radyosu’ndan uzaklaştırılmam için gerekeni yaptılar.

Ben en üst başarıyla girmiştim. On ay sonra beni kaçırttılar

ama. Nida Tüfekçi benim direkt hocam değildir. Ama bizden evvelkilere

“hocam” deriz çünkü hepsinden feyzalmışızdır. Saygı

duyarız. Beni kaçırttılar. Kaçırtanlardan biri Nida Bey, diğeri

de Cüneyt Orhon idi. O zamanlar, pop diye adlandırdığımız bu

yapılar fazla etkili değildi. Türk halk müziği ve Türk sanat müziği

denen yapılar çok etkindi. Fakat ben bu icradan tatmin olmadığım,

farklı bir şeyler yapılabileceğine inandığım için kendi

bildiğimi yapmaya başladım.

Ondan sonra da Arabeskçi Orhan diye anılmaya başladık. Bu

tanımlama yanlıştı. Bu bana uygun bir tanım değil, deyip serbest

çalışmalarıma devam ettim. Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nde

hiç kimsenin başına gelmeyen durumlara maruz kaldım. Ama,

söylediğim gibi, hiç umurumda değildi. Ben ne yaptığımı biliyorum,

dedim. Çalışmalarım halkımız tarafından o zamana kadar

kimseye gösterilmeyen bir ilgiyle karşılanmıştı. Bu ilgiden büyük

güç alıyordum. Doğru yoldayım; insanlar beni ve çalışmalarımı

seviyor, diyordum.

Peki, tersi olsaydı ne yapardınız? Eleştirmenler ve hocalarınız

yaptıklarınızı beğenseydi ama halk beğenmeseydi; “Yanlış

yoldayım” der miydiniz?

Orhan Gencebay: Bir yanlışım, eksiğim var herhalde, diye düşünürdüm.

Her zaman yaptıklarımı önce kendim beğenmeliyim,

inanmalıyım sonra insanlara sunmalıyım, diye düşündüm. Herkesin

sevmesi mümkün değildi tabii ama halkımız da büyük ilgi

gösterdi çalışmalarıma. Bir de bir lakabımız var: Kral. Şimdi imparatorlar,

krallar bol miktarda olabilir. Ama bana bu isim çok

önceden verilmişti. Çalışmalarım çok büyük ilgi görmüştü çünkü.

Rekortmendim. Şu ana kadarki toplam yasal tirajım 65-70

milyon arasındadır.

Türkiye nüfusu kadar.

Orhan Gencebay: Korsanı katarsak üç yüz milyonun üstündedir.

Bu, dünya çapında bir rakam, bununla gurur duyuyorum.

Gördüğüm ilgiyi daha iyi göstermesi açısından söylüyorum bu

rakamı. Ben hiçbir zaman şöhret olmaya çalışmadım, onu da

söyleyeyim. Sadece müzikte başarılı olmaya çalıştım. Bu arada

şöhret de oldum. Hiçbir zaman şöhrete rağbet etmedim, etmeyeceğim

de. Ben hep müzik adına bir şeyler yapmak istedim. Ama

çok tepki aldım. Batıcılardan gelen tepki bizimkilerinkinin tam

tersiydi; bizim muhafazakarlar melodilere takılıyordu, Batıcılar

ise sözlere.

Orhan Gencebay 403

Ne diyorlardı? Kaderci mi buluyorlardı?

Orhan Gencebay: “Kaderci” kelimesini kullananlar da vardı,

ama kaderciliğin ne olduğunu bilmeden söylerlerdi. Bizim batıl

kaderle işimiz yok. Ben amatör olarak astrofizikle ilgileniyorum.

Bu işle derinlemesine ilgilenen astrofizikçiler kaderi iyi tayin

ederler. Kader, ihtimaller hesabıdır. Yaşamda var olan ihtimallerin

tümüne kader denir. “Alınyazısı” ise yaşanan ihtimallerdir.

Böyle tanımlamak lazım. Bilimsel olarak açıklanabilir bunlar

ama bazıları batıl olarak ifade ediyor ki, benim batıl kaderle hiçbir

zaman ilgim olmamıştır. Bestelerimde de bunu anlatmaya

çalışmışımdır. Dikkat edilirse ayrılır. Batıcılar buna takılıyordu.

Entelektüel olanlar değil ama, entelektüellere saygım büyük.

Batı felsefesine ve kültürüne hakim olmayan insanların tanımlamasıydı

bu bana göre.

“Ben ne yaptım kader sana? Mahkum ettin beni bana,” diye

şarkı sözleriniz var, örneğin. Bu örnek üzerinden gidersek,

konuşuyorsunuz kaderle.

Orhan Gencebay: Hani hayali varlıklar olur, felek gibi. Felek nedir?

İnsanların deşarj olmak için yarattıkları hayali bir varlıktır.

Zaman zaman birtakım dertlerimizi ya da o anki halet-i ruhiyemizi

anlatmak için söylediğimiz şeyler vardır. Bir şiirde, mesela,

bulutları tekmeleriz, güneşe kafa tutarız, kutup yıldızına bilmem

ne deriz, aya gider geliriz… Sevgili için gökten yağmur yağdırırız,

vs. Demin, kader ihtimallerdir, demiştim. Ben o şarkıda

bu ihtimallerden en kötüsünün başıma gelmiş olmasına isyan

ediyorum. Olumsuz bir ihtimalin içindeyim. Bu ihtimal başıma

gelmemeliydi, ama geldi. Bir tür şikayet, kendime göre. “Ben ne

yaptım kader sana, mahkum ettin beni bana?”. Yani “Ne biçim

ihtimalsin ki başıma geldin, beni bana mahkum ettin, hay Allah!”

falan gibi. Böyle bir yakarış.

Ama bu anlaşılmadı ve kadercilik üstünüze bir damga gibi

yapıştı. Hatta arabesk denilen müziğin üstüne de. Sadece

bir acıdan bahseden ama o acının çözümünü üretemeyen bir

müzik olarak tanımlandı.

Orhan Gencebay: Maalesef, medyamız biraz öyle tanıttı. Aslında

arabesk Eski Mısır’dan, firavunlar döneminden yayılan bir kavramdır.

Güzel sanatlarda bir tarz, bir formdur. Japonya’da bile

görülür. Özellikle mimaride daha çok kullanılmış bir süsleme formudur.

Klasik balede de iki tane figürün adı arabesktir. İtalyanlar

on ikinci asırda “Arabesko” diyorlarmış. Muhtelif tanımlamalar

var. Sonuç olarak, Arap kültürüne ait bir kavram. Şimdi; ben Batıya

dönük halk müziği, sanat müziği yapıyorum. Buna arabesk

404 Mithat Alam Film Merkezi Söyleşi, Panel ve Sunum Yıllığı 2009

denebilir mi? Ne kadar yanlış bir tanımlama! Tamam, Arap kültürüyle

Türk kültürünün tarihsel ve dinsel yakınlığı var. Pek çok

ortak noktaları var, olması da çok doğal. Özellikle din burada birinci

derecede rol oynuyor. Ezan Endonezya’da da, Mısır’da da,

Türkiye’de hemen hemen aynı şekilde okunur. Kur’an-ı Kerim de

çok benzer şekilde okunur. Bu yalnız İslamiyet’te değil, Hristiyanlarda

da böyledir. Hangi ülkeye giderseniz gidin, Hristiyanlık ögelerinin

bütün yapıları aynı. Her ülkede bunu görebilirsiniz. Ama

onlar, “Aman bu Almanbesk, yok bu İngilizbesk yahut bu Fransızbesk,”

demiyorlar. Fakat bizde, nedense, İslam kültüründen etkilenmeler

bazı kişiler tarafından farklı yorumlanıyor. Halbuki Türk

müziğiyle Arap müziğinde benzerlik olması çok doğal.

Mısırlı birçok ünlü bestekar da “Sen Türk müziği yapıyorsun,”

diye dışlanmış.

Orhan Gencebay: Mısır, Arap kültürünü en iyi icra eden ülkedir.

Mısır’daki sanat müziği otoriteleri şunu söylerler; bizim

kökenimiz Osmanlı’dır. Sanat müziğimizin temelinde Osmanlı

müziği, Türk müziği vardır. Bazı muhafazakar Araplar tarafından

tepkiyle karşılansa da onlar bunu kabul etmişlerdir. Konservatuarlarında

okudukları sistemde de Osmanlı ses sistemi

vardır. Osmanlı’nın ortaya koyduğu aslında çok güzel bir sistem

vardır ama daha ileriye götürmek lazım. Araplarla, dediğim gibi,

bir benzerliğimiz ve ciddi etkilenmelerimiz var. Ama neticede ayrılıyoruz.

Her ülkenin kendine has özellikleri var.

Batıcıların şarkı sözlerinize itirazından, kaderci bulmalarından

bahsediyorduk. Şarkılarınızın genellikle kendi sorunlarına

çözüm bulmayan, bulmak için gereken çabayı da

göstermeyen ve hep “Şikayetim var yaradana” gibi, başka

mercilere havale eden tarafı eleştirildi. Şarkılarınızın hepsi

böyle olmasa da kaderci olmakla suçlandınız. “Kardeşim,

bir derdin varsa neden onu çözmek için gereken mücadeleyi

vermiyorsun?” anlamında bir itirazdı o, herhalde.

Orhan Gencebay: Ben o şarkıyı 1975 yılında yaptım, ve hep söylediğim

gibi, ülkemizin içinde bulunduğu şartlardan etkilenerek

yaptım. Ben insanı, doğayı, ülkemi seviyorum. Ama ülkemde insanlar

acı çekiyordu. Günde yüz, yüz elli kişi öldürülüyor ya da

yaralanıyordu. Öyle bir dönemde yaptım. “Böyle bir dünya olmasın,

bunu batıralım, yenisini kuralım. Daha iyi bir dünyada yaşayalım,”

diyordum. Olanlardan, yaşananlardan şikayet ediyorum.

Bütün bunlar neden oluyor, neden böyle şeyler yaşıyoruz? O kadar

ağırdı ki yaşananlar, ancak öyle bir isyanla anlatabiliyordum

hissettiklerimi. Ayrıca, isyanını şarkılarıyla yansıtan ilk ben değilim

ki… Yüzlerce, binlerce yıldır müzisyenler türküleriyle, şarOrhan

Gencebay 405

kılarıyla benzer şikayetleri dile getirmiş. Halk müziğimizde, “Alageyik

gibi boyun sallarsın / Kement atıp boynumu bağlarsın /

Bana derler, niçin gülmez, ağlarsın / Felek, gül, dememiş, nasıl

güleyim” diye bir uzun havamız var, mesela, ve daha pek çokları.

Ben de bu isyan eden müzisyenlerden biriyim sadece. Her şikayet

edene, üstelik anlamını da bilmeden, arabeskçi mi demek

lazım? Böyle şey olur mu? Bu son derece yanlış.

Şikayetlere çözüm önerilmiyor algısı vardı galiba. Ama sizin

böyle bir derdiniz yoktu, sanırım. Yaşananları protesto ediyordunuz

sadece.

Orhan Gencebay: Protest yapıdır bu, evet. İçinde bulunduğum

durumu protesto ediyorum. Ekonomist olsaydım çözüm de önerirdim

belki.

Amatör ekonomistlik de var mı?

Orhan Gencebay: Yok. Sanatla ilgilenenlerin anlamadığı konulardan

biri de paradır. Parasız bir şey olmayacağını bilirler ama

para onlar için her şey değildir. Cevap Ver adlı şarkımda bu mesele

vardı. Birinci kuplesinde gerçek sevgiyi arayanın sorması

gereken dört soru vardı: Bir; param olmasa da beni sevebilir misin?

İki; ben açken sen tok gezebilir misin? Üç; benden daha güzel

ve yakışıklı biri beni sana unutturabilir mi? Dört; paylaşmanın

asaletini, bencilliğin çirkinliğine tercih edebilir misin? Cevap

ver. İkinci kuplede de “Para belki çok şey ama her şey para değildir

ki. Seni öyle seviyorum ki, para nedir ki? Diyorlar ki; mutluluğun

sırrı yalnız paradadır. Zengin olan daha mı mutludur ki?”

diyordum. Bunu Türkiye’nin en zengin insanlarının karşısında

söylediğimde ağladılar. “Hayır!” dediler. Mutluluk başka bir şey

yani. Para, özellikle sanatçılar için, araçtan başka bir şey değildir.

Biz parayı kullanmalıyız, para bizi değil, diyorum özetle.

Siz, 60’ların sonunda, 70’lerin başında çok ünlendiniz. Ama

hayranlarınız bir türlü konserlerinizde canlı canlı izleyemedi

sizi. Allahtan sinema imdada yetişti de sizi seyretme şansı

buldu bütün Türkiye. Nasıl başladı bu sinema macerası? Madem

sahneye çıkmıyorum, bari sinema yapalım mı dediniz?

Tekliflere mi dayanamadınız? Yoksa hep bir aktör olma hayaliniz

mi vardı?

Orhan Gencebay: Dediğin çok doğru, sahneye çıkmıyordum. O

zaman sadece TRT vardı, bir numaralı tanıtım aracı ama ben

TRT’yle anlaşamıyordum. Çünkü TRT’ye de boyun eğmeyen tek

bendim. Çıkarmıyorlar ya da altı, yedi yılda bir çıkarıyorlar. Bu

ne perhiz, bu ne lahana turşusu misali. Neyse, sahneye de, televizyona

da çıkmadığım için film yaptım, doğru. Halkımızın kar406

Mithat Alam Film Merkezi Söyleşi, Panel ve Sunum Yıllığı 2009

şısına ancak filmlerle çıkabildim. Ama ben tanınmadan önce de

sinemayla ilgili çalışmalarım vardı. Birçok filmin müzik direktörlüğünü

yaptım. Mesela, 21-22 yaşımda, üstat Metin Erksan

Ağabey’imizle yaptığımız Kuyu filmi vardır. Film ödül almıştı.

Müzikler de beğenilmişti.

Metin Bey’den mi geldi teklif size?

Orhan Gencebay: Evet. Şöyle oldu; Lütfi Akad Hocamızla Hudutların

Kanunu ve Kızılırmak-Karakoyun’u yapmıştık. Kızılırmak-

Karakoyun da ödül almıştı. Rahmetli Yılmaz Ağabey, Yılmaz

Güney oynamıştır. Yılmaz Güney’le o zamandan çok yakın

tanışırım.

Sizi nasıl buluyor Lütfi Akad? Yani namınız yürümüş mü o

kadar?

Orhan Gencebay: Anlatmıştım ya, yirmi iki, yirmi üç yaşındayken

Samsun’da Küçük Orhan lakabıyla anılıyordum. Lütfi Ağabey

ismimi duymuş. “Bu filmin müziklerini yapar mısın?” dedi.

Festivale hazırlamıştı filmi, çok ciddi bir çalışmaydı.

Mithat Alam: Memnun kaldınız mı o çalışmadan?

Orhan Gencebay: Çok.

Mithat Alam: Lütfi Akad’la ilgili düşünceleriniz nelerdir?

Orhan Gencebay: Lütfi Ağabey benim yaşamımda son derece

önemli, çok büyük, çok saygın bir yer işgal eder. Ben, sinemadaki

ciddiyeti, disiplini ve güzelliği ilk onunla tanıdım. Lütfi Ağabey

öyle birisidir. Bir üstattır o.

Ne istedi sizden Kızılırmak-Karakoyun filmi için?

Orhan Gencebay: Film stüdyosuna götürdü beni. Yine rahmetli,

Yorgo İlyadis Ağabey’imiz, Kriton İlyadis de vardı. Her anlamda

harika insanlar. Filmi seyrettik. Lütfi Ağabey dedi ki, “Bana sazınla

güneşi anlat.” Çok hoşuma gitti. Doğaçlamayı, emprovizeyi

son derece önemseyen biriyim çünkü. Benden çok güzel bir şey

istemişti. Çok da motive ediciydi. İçimden gelerek ve çok keyif

alarak yaptım. Dört gün sürmüştü çalışma. Üçümüz de sonuçtan

son derece memnun olmuştuk.

Sadece bir bağlamayla siz mi vardınız?

Orhan Gencebay: Arada bazı ufak tefek ilaveler vardı ama genel

olarak bağlama ve ben… Başka filmlerinde de çalıştık Lütfi

Ağabey’le; Hudutların Kanunu, Gelin, Diyet, Gökçeçiçek

Orhan Gencebay 407

İşte Metin Ağabey de Lütfi Ağabey’den duymuş beni. Sonra,

onunla da çok güzel, keyifli bir çalışma yapmıştık.

Mithat Alam: Metin Bey’in birlikte çalışılması zor bir insan olduğu

söylenir.

Orhan Gencebay: Lütfi Ağabey de çok zordur, Metin Ağabey de,

şüphesiz. Ama, biz son derece iyi anlaştık. Ne istediklerini anlamıştım

ve vermeye çalışmıştım. Sonuçtan hepimiz memnun kalmıştık.

Yani, yeterli görülmüştük üstatlar tarafından. Daha sonra,

Serdar Gökhan’la Hülya Koçyiğit’in oynadığı Gökçeçiçek’te

de sevgili Noray Demirciyan Ağabey ile çalışmıştık. Benim adım

yazmaz ama epey emeğim vardır o filmin müziklerinde de. Noray

Ağabey ile çok yakın dosttuk. Çok iyi, büyük bir müzisyendir

o da. Onunla atonal müzik sistemini denemiştik. Atonal müzik

sistemi, bildiğimiz polifonik sistemden daha farklı bir yapıdır.

Polifonik sistem, bir üç beş sekiz, diye sayarken, atonal sistemin

geriye doğru, daha farklı bir matematiksel yapısı vardır. Özellikle

gerilim ve duygusal yoğunluğun olduğu sahnelerde kullanmıştık.

Çok da iyi bir çalışma olmuştu.

Sazın sınırlarını aşmak, onunla çok şey yapmak istiyordum,

demiştiniz ya… Lütfi Akad’ın sizin hakkınızda söylediklerini

okumak istiyorum: “Sazını alıyor. Ayağını alçak bir iskemleye

dayadıktan sonra çalmaya başlıyor. Herkesin elinde görüp

dinlediğim o ince, zarif sesli saz, onun elinde devleşip bir

orkestra hacmine yükseliyor. Bir bayrak açarcasına ya da bir

meşale tutuşturup yedi mahalleden duyulan bir nara atarcasına

kısa bir konser veriyor. Sazın böyle çalındığını bir daha

hiçbir yerde duymadım.”

Orhan Gencebay: Teşekkür ediyorum üstadımıza, ağabeyimize.

Demek, gönül birliği etmişiz orada. Duygularımızı birbirimize ifade

edebilmişiz. Üstadın sınavından başarıyla geçmişim. Sağolsun.

Mithat Alam: Metin Erksan ve Lütfi Akad haricinde başka yönetmenlere

de müzik yaptınız mı?

Orhan Gencebay: Atıf Yılmaz Ağabey’imizle çalışmıştım. Onunla

da çok iyi anlaşırdık. Daha sonra Orhan Aksoy’la çalıştım. Orhan

Ağabey’imiz, güçlü duyguların piri… Osman Fahir Seden Ağabey’imiz,

Şerif Gören… Pek çok arkadaş, ağabeylerimizle çalıştık.

Atıf Yılmaz’la film müzikleri için mi çalıştınız?

Orhan Gencebay: Evet. Birçok filminin müziklerini ben yapmıştım.

Oyuncu olarak ilk filmimi Dadaş Film ile yapmıştım. Acemiydik,

tabii, hiçbir şey bilmiyorduk oyunculuk hakkında. Ne

408 Mithat Alam Film Merkezi Söyleşi, Panel ve Sunum Yıllığı 2009

söyleniyorsa onu yapmaya çalıştık kuzu kuzu. O zamanlar en

iyi tanıdığım ve en çok sevdiğin yönetmen Lütfi Ağabey’di. Ona

söylemiştim. O da beni kırmamıştı. O da hayatında ilk defa müzikle

ilgili bir film çekiyordu: Bir Teselli Ver. Düz ama sağlam bir

hikayemiz vardı.

Mithat Alam: Oyuncu olarak ne hissettiniz?

Orhan Gencebay: Oyuncu olarak her zaman şu rahatsızlığı hissettim;

tamam, sinemayı çok seviyorum ama sonuçta ben bir

müzisyenim, oyuncu değil. Ya bu filmde oynayarak gerçek bir

sinema sanatçısının çalışmasına engel oluyorsam?

İşini elinden aldığınızı mı düşünüyordunuz?

Orhan Gencebay: Evet, öyle düşünürdüm. Onun yapması gereken

bir şeyi ben yapıyorum. Acaba ayıp ediyor muyum, derdim.

Sonra baktım bütün dünyada tanınan kişiler film yapıyor.

Reklamlarda oynamadım o dönem. 74’-75’te bana büyük reklam

filmleri teklif edildiğinde, “Ben sanatçıyım. Reklam yapmam,” diyordum.

Şimdi öyle değil ama o zamanlar böyle hissediyordum.

Daha Bir Teselli Ver’i yapmadan evvel birisi bana, bir yapımcı

adına, UNESCO’da gösterilecek bir filmde Yunus Emre’yi oynamamı

teklif etti. Filmin çekim süresi on dokuz, yirmi gün. Çok

sinirlendim. “Ben daha sinemada film yapmamış adamım. Koskoca

Yunus Emre’yi bana nasıl teklif edersin? Git onu Yılmaz

Güney’e teklif et. Onun yapması gerekiyor. Üstelik, ‘on dokuzyirmi

gün,’ diyorsun. On dokuz günde film mi olur? Böyle bir

filmden hayır mı gelir?” dedim. Tamamıyla kötü niyetle, ticari

düşünceyle böyle bir şey yapmak istiyordu. Kabalık olmasın diye

kötü söz söylemedim ama çok sinirlendim. Özür dileyip gitti. Anladı.

Sonra, zaman içinde Bir Teselli Ver’i yaptık.

Nasıl oynadınız sizce?

Orhan Gencebay: Diyorum ya, kuzu kuzu, ne diyorlarsa onu

yaptım. Hatta Lütfi Ağabey “kuzu” diyordu bana. Tülin Örsek’le

oynamıştık.

Onun da ilk filmiydi galiba.

Orhan Gencebay: Onun da ilk filmiydi. İki tane kuzu, Lütfi Ağabey

ne derse onu yaptık. Kötü değil, ama sade bir film oldu.

Belki de Lütfi Ağabey bizi kırmamak için yapmıştı filmi. Dediğim

gibi, kötü değildi ama, keşke daha tecrübeli olsaydım daha farklı

olurdu dediğim zamanlar oldu.

Film beğenildi herhalde, değil mi?

Orhan Gencebay 409

Orhan Gencebay: Film gişe rekorları kırdı, büyük hasılat yaptı,

ayrı konu. Tabii, halkımız bizi sevdiği için ne yapsak izliyordu.

Ama ben de, halkımıza duyduğum saygıdan, her zaman yapabileceğimin

en iyisini yapmaya çalıştım.

Peki, film bitince hemen ikinciyi düşünmeye başladınız mı?

Sinemaya alışmış mıydınız artık?

Orhan Gencebay: Hayır. Aksine, bir film daha yapmam, dedim.

Ama, demin dediğim gibi, sahneye ve televizyona çıkmadığım için

hiçbir yerde görünmüyordum. Halkımızın karşısına çıkmanın tek

yolu sinemaydı. Ama onu da gereği gibi yapmamız gerekiyordu.

Yani, sadece şarkılarımı göstereyim, diye düşünmüyordunuz.

Orhan Gencebay: Hayır. Kimsenin de böyle düşünmesini istemedim.

Sadece benim şarkılarıma dayalı, konser gibi görünen

film yapmasınlar istedim. Sinema bana değil, ben sinemaya uymalıydım.

Müziğim kullanılacaksa yine sinemanın kurallarına

göre kullanılmalıydı.

Mithat Alam: Yeşilçam’da tam tersi oluyordu genelde, değil mi?

Orhan Gencebay: Genelde öyleydi. Ama, ben buna özellikle dikkat

ettim. Müziklerimi filmin mesajına uygun yapmalı, ona göre

bestelemeliyim, diye düşünüyordum. Batsın Bu Dünya filminin

müziklerini yaparken de hem Türkiye’mizin içinde bulunduğu

olumsuz olaylardan hem de filmin senaryosundan etkilenmiştim.

Sinema, sizin beste yapım sürecinizi de hızlandırmış oldu.

Orhan Gencebay: Yönlendirdi. Filmlerin hikayeleri, mesajları

yönlendirdi. Bestelerimin yüzde sekseninde başımdan geçen

olayların etkisi vardır. Kalan yüzde yirmisinde bazı mesajları

vermeye, bazı özleri anlatmaya çalışmışımdır. Bu arada, birinci

filmi yaptıktan sonra, Erman Film, Hürrem Erman Bey –o da harika

bir insan, Türk sinemasına çok önemli filmler kazandırmış

bir sinemacı, yapımcıdır- bir film yapmayı teklif etmişti. Fakat,

bu arada başka biri daha teklif etmişti; Yılmaz Güney. “Kardaş,

benim şirketimde beraber olalım, senin yönetmenin olayım, beraber

çalışalım,” dedi. Bayıldım! Çok hoşuma gitti. Hemen kabul

ettim. Çünkü geçmişten gelen sıkı bir dostluğumuz vardı. Az

masa arkadaşlığımız yoktur. Votkayı o da çok severdi, ben de.

Uzun yıllar masa arkadaşlığı yaptık. Çok serdengeçti birisiydi,

rahmetli.

Mithat Alam: Sesi güzel miydi, güzel söyler miydi?

410 Mithat Alam Film Merkezi Söyleşi, Panel ve Sunum Yıllığı 2009

Orhan Gencebay: Söylerdi ama sesi o kadar güzel değildi. Çok

babayiğit, gözü pek bir adamdı. Silahı iyi kullanır, attığını vururdu.

Çok severdim onu. O da beni çok severdi. Teklifini kabul etmiştim

fakat beraber çalışmak kısmet olmadı. Hapishaneye girdi.

Giriş o giriş. Ondan sonra Yılmaz Ağabey’in düzeni bozuldu.

Çok üzüldüm. Sonra Hürrem Bey’le devam ettik. İkinci filmim

Sev Dedi Gözlerim oldu. Sev Dedi Gözlerim, Türk sinemasında

yapılan son sinemaskop filmdir. Öyle olmasını ben istemiştim.

Sinemaskop perde daha geniş, daha zengin görünüyor çünkü.

Birinci filmde acemiydim, ikinci filmi daha iyi yaparız belki, diye

düşünmüştüm. Hürrem Bey, sinemaskop olursa her yerde oynayamaz,

diye karşı çıktı ama ben ısrar ettim.

Yönetmeni kim?

Orhan Gencebay: Orhan Aksoy. Perihan Savaş, Selma Güneri

ve ben oynadık filmde. Orhan Ağabey filmlerinde duyguyu, aşkı

son derece iyi ifade edebilen bir yönetmendir. Çok güzel çalışmalar

yaptık onunla. Bir Araya Gelemeyiz’i de Orhan Ağabey’le

yapmıştık. Hemen hemen her filmden sonra, bir daha film yapmayacağım,

diyordum. Beşinci filmim Batsın Bu Dünya’dan önce

de yine bu kararı almıştım ama sonra onu da yaptık.

Mithat Alam: Niye alıyorsunuz bu kararları?

Orhan Gencebay: Oyunculuk konusunda kendimi yeterli görmüyor,

çıkan sonuçtan tatmin olmuyordum. Bir de, dediğim

gibi, başka birinin çalışmasına engel mi oluyorum, diye endişeleniyordum.

Böyle bir duygusallığım vardı. Halbuki, o zaman sinema

okulu yoktu. Diğer oyuncu arkadaşlar da, bir yerde, benim

gibiydi. Tiyatrodan gelenleri kastetmiyorum, tabii. Her ne kadar

sinema dili tiyatrodan farklı olsa da tiyatrodan gelenleri ayırmak

lazım. Ben tiyatrodan gelmemiştim. Eksik görüyordum kendimi.

Müzikte de kolay tatmin olmayan biriydim ama sinema çok daha

farklıydı. Müzikteki gibi bir gelişimim yoktu. Onun eksikliğini

hissediyordum. Belki de fazla hassas davranıyordum, bilmiyorum.

Hürrem Bey ve Şeref Gür filminde oynamamı istedikleri bir

sürü hikaye anlattılar bana. Uzun süre direndim, kararlıydım

bir daha film yapmamaya. Sonra Vedat Türkali’nin hikayesini

anlattılar. O kadar sevmiştim ki, daha fazla direnemedim. Sonunda

yaptık. Film de çok sevildi, bestesi de. Şimdi de çok seviliyor

şarkı ve, bana öyle geliyor ki, insanlara “Batsın bu dünya!”

dedirtecek sıkıntılar bitmediği sürece de sevilecek.

Şarkı ilk defa o filmde mi duyuldu?

Orhan Gencebay: Filmi çekerken albümünü de yapmıştım. İkisi

aynı anda çıktı. Albümlerimin birçoğu filmler için yaptığım besOrhan

Gencebay 411

telerin daha da olgunlaştırılmış hallerinden oluşur.

Nadiren de olsa, daha önceden yaptığınız şarkılar çalıyordu

filmlerde. Altı şarkıdan biri, örneğin, zaten bilinen bir şarkı

oluyordu.

Orhan Gencebay: %70-80’i yeni bestelerdi. Her film için ayrı

şarkılar yapmışımdır. Filme özel müzik yapılması çok önemlidir.

Şimdi daha çok yapılıyor ama o zamanlar sinemamızda özgün

müzik anlayışı tam yerleşmemişti.Yapılan filmlerin birçoğunun

müzik dublajı yabancı filmlerden yabancı müzikler ile yapılıyordu.

Ben bundan çok rahatsız oluyordum. Benim filmlerimde de,

gerilimin yüksek olduğu avantür sahnelerde zaman zaman kullanılırdı.

O sahnelerde Türk müziği kullanmaktan çekiniliyordu.

Türk müziği yumuşak bir yapıya sahipti çünkü. Sonra bunları

da aştık ama o zamanlar sinemamızın önemli bir sorunuydu bu.

Yeterli önem verilmiyordu müziklere. Batı filmlerinden alınan

bazı müzikler, albümler kullanılıyordu. Yanlış olması bir yana,

bu konuda başımız derde de girebilirdi. 1983 yılında Almanya’da

GEMA’ya uğramıştım. GEMA, Almanya’daki en büyük telif meslek

birliğidir. Avrupa’da ve Almanya’daki haklarımla ilgili bazı

sorular sormak üzere gitmiştim. Orhan Gencebay adını duyunca

sekiz-on kişi etrafıma toplandı. Duymuşlar ve beni merak ediyorlarmış.

Almanya’daki Türklerin en çok dinlediği adammışım.

Albümler acayip tiraj yapıyor, acayip telifler toplanıyor, ama

alan yok ya da başka birileri alıyor. Ben bunu bilmiyordum, tabii.

Neyse, o arada bana “Türkiye’deki filmlerde kullanılan Batı

müziklerini tespit edebilir misiniz?” diye sordular. “Niçin?” “Telif

alacağız.” Hayda! Düşündüm, hem bunu tespit etmek kolay

değil hem de benim işim değil. Sonra, arkasından neler gelebileceğinden

de korkup “Artık, geçmişe mazi derler, diye düşünmek

lazım bence,” dedim. Ama söyledikleri bir şeye çok çok üzüldüm.

“Sizin devletiniz korsan. TRT, devletin televizyonu, telif ödemiyor,”

dediler. Hem sinirlendim hem de çok üzüldüm. Gerçekten

de ödemiyormuş. Halbuki, 1951 yılında, Berlin’de uluslararası

anlaşmalara imza atmışız. Bütün uluslar ne ödüyorlarsa telifle

ilgili, ne yapıyorlarsa biz de aynen yapacağız, demişiz.

Türkiye’de ilk telif meslek birliği, MESAM, 1987’de kuruldu.

Bu konuda alacak daha çok yolumuz var. Ben MESAM’ın yönetim

kurulundayım. Telif meslek birliklerinin bazılarının kurucusuyum,

bazılarının da yönetim kurulundayım. Sanatçıyı ve

sanatı korumak için sanatçının ürettiğini korumak lazım. Bunun

yolu da telif haklarını almaktan geçer. Bu inançla çıktım

yola. Sonraki nesillere, sanatçılara kolaylık sağlamak, hazırlık

yapmak istiyorum. Epey yol aldık ama yapacak daha çok şey

var. En çok müzik alanında yol alındı ama o da ellide bir. Bazı

alanlarda yüzde bir, bazı alanlarda kırkta bir. Fakat sinema, ma412

Mithat Alam Film Merkezi Söyleşi, Panel ve Sunum Yıllığı 2009

alesef, en az yol katedilen alanlardan biri. SESAM var sinemada,

SODER var, ÇASOD var. ÇASOD’la SODER oyuncuların meslek

birlikleri. Ama yeteri kadar aktif değil. SESAM yapımcıların meslek

birliği. Yönetmen ve senaristlerin de var. Ama, yeteri kadar

bilmiyorlar. Biz onlara yardımcı olmaya çalışıyoruz. SODER, sinema

alanında kurulan ilk dernektir, 1977 yılında kurulmuştur.

Kuruculardan biri de benim, benim büromda kurmuştuk.

SODER’i mi?

Orhan Gencebay: Evet.

Kimler vardı başka?

Orhan Gencebay: Yedi kişi kurmuştuk. Hakan Balamir önderlik

yapıyordu. Semra Özdamar, Süheyl Eğriboz, şimdi diğer iki

arkadaşı hatırlamıyorum ama, Hülya Koçyiğit’le ben de katılınca

yedi kişiyi tamamlamıştık. Birkaç sene iyi gitti. Nasıl daha

iyi olabilir, diye toplandık falan ama devam edemedik. Neticede

1980 yılı, pek çok şeyin tamamıyla bırakıldığı yıl, vazgeçildi.

Daha sonra tekrar ele alındı, ama hâlâ çok sorunu ve eksiği var.

Biz de yardımcı olmaya çalışıyoruz yine.

Pahalı bir aktör müydünüz?

Orhan Gencebay: En pahalısı değilse de pahalılardan biriydim.

Çünkü çok izlenirdi.

Orhan Gencebay: Yılda bir tane film yapabiliyordum. Belli bir

zamandan sonra, iki tane de yapabilirim, dedim ama, zordu, yapamadım.

Yılda bir film olunca da iyi rakam veriyorlardı. Biz

ısrar etmiyorduk şu kadar olsun diye ama, sağolsunlar, iyi bir

rakam veriyorlardı. Hasılatlar da çok iyi oluyordu. Ertem Eğilmez

Ağabey’in filmleri, Kemal Sunal’ın filmleri de çok seviliyordu

o zamanlar. Onlarla at başı giderdik.

Ertem Eğilmez’le sizin Arabesk filmiyle ilgili bir anınız vardı.

Orhan Gencebay: Evet. Ertem Ağabey çok uyanık bir adamdı

aynı zamanda, rahmetli. Ben “arabesk” deyiminin yanlışlığını

vurgulamak için bir film yapmak istiyordum. İlan da etmiştim,

böyle bir film yapacağım, diye. Ama bir türlü senaryoyu istediğim

hale getiremiyorduk. Çaba gösteriyorduk. Birkaç sene sürdü. Bu

arada Ertem Ağabey kendi senaryosunu hazırlatmış; Arabesk filminin

senaryosunu. Yapmadan evvel dedi ki; “Orhancığım, senden

özür diliyorum. Senin fikrini çaldım. Ama ben başka bir şey

anlatıyorum. Güldürü tarzında, seninkiyle ilgisi olmayan bir hiOrhan

Gencebay 413

kaye. Sana saygı duyuyorum.” Arkasından da filmi çekti. Böyle

bir anımız var, Ertem Ağabey’le.

Komedi filminde oynamanız için teklif geldi mi hiç?

Orhan Gencebay: Teklifler geldi de, önce ciddi filmlerimi yapayım,

sonra oynarım, diye cevap verdim. Bu arada ben bir ara,

bir iki şov programı da yaptım. O şov programının bazı bölümlerinde

teatral gösteriler vardı. Birilerini canlandırmaya çalışıyordum.

Mesela, Şarlo’yu canlandırdım. Kimse inanamadı onun

ben olduğuma.

Hangi şov programında?

Orhan Gencebay: Halk Şov diye bir program vardı. On üç bölümdü

program. Yaparken; şu on üç bölüm bitsin, bir daha böyle

bir şey yapmam, diye düşünüyordum. Program devam ettiği

sürece bütün ciddiyetimle yaptım ama bittikten sonra bir daha

da yapmadım öyle bir şey.

Hangi seneydi bu?

Orhan Gencebay: 93’-94’, sanırım. Charlie Chaplin’i ve daha

pek çok kişiyi taklit etmiştim.

Mithat Alam: Bu görüntüler var mı bir yerlerde?

Orhan Gencebay: Bir yerlerde vardır herhalde, bilmiyorum. Levent

Kırca görmüş; çok şaşırdım ama seni çok da başarılı buldum,

dedi. Demek ki, ciddi adamlar komediyi iyi yapabilirler,

diye düşünmüştüm. Bilemiyorum, daha iyisi olabilir tabii.

Sizi sinemada kim seslendiriyordu?

Orhan Gencebay: Rahmetli Abdurrahman Ağabey’imiz; Abdurrahman

Palay. “Nayır, n’olamaz!”ı hatırlarsınız. Yalnız beni değil,

Yılmaz Güney, Cüneyt Arkın ve daha birçoğumuzu seslendiren

Abdurrahman Ağabey’di. “Nayır, n’olamaz” şundan oluyordu: Abdurrahman

Ağabey pek çok filme dublaj yapıyordu ekibiyle. Bir

filmi bitirdikten sonra diğerine yetişmeleri gerekiyordu. Bu arada

oyuncuyla senkronize bir şekilde “hayır” diyebilmek için önce bir

“nnn” yapıyor, ki auftakt diyoruz biz ona müzikte, bir nevi auftakt

yapıyor, “nnn” sesini çıkarıp bekliyor senkronu tam yakalayabilmek

için. Tabii, normalde bütün bu seslerin kesilmesi gerekiyordu

ama hızla diğer dublaja başlamaları gerektiği için kalıyordu.

70’lerin sonuna doğru, hatta biraz da 80’lerin başında Şerif

Gören döneminiz var. O dönem sizi bir yönetmen alıyor, üç

beş film yapmadan bırakmıyordu galiba. Osman Seden’le de

414 Mithat Alam Film Merkezi Söyleşi, Panel ve Sunum Yıllığı 2009

öyle olmuş. Bir seri film çekiyorsunuz bir yönetmenle, sonra

başka yönetmene transfer oluyorsunuz, değil mi?

Orhan Gencebay: Ama bu saydığınız isimler, Türk sinemasına

gönül vermiş, hiçbir çıkar gözetmeden, sadece sinema aşkıyla

çalışan yönetmenler. Türk sinemasının o yokluk dönemlerinde,

yoktan var etmeye çalışıyorlardı. Bu da ancak onlarınki gibi bir

sinema aşkıyla mümkün olabilirdi. Şerif Gören de onlardan biriydi.

Benim de çok sevdiğim, takdir ettiğim bir arkadaşım. Onun

en çok feyzaldığı kişi de Yılmaz Güney’dir.

“Ağabey” demediğiniz ilk yönetmenlerden biri, değil mi?

Orhan Gencebay: Aynı yaştayız.

İlk defa mı kendi yaşıtınızla film çekiyordunuz?

Orhan Gencebay: Hep ağabey dedim, değil mi? Farkında değilim.

Saygıdan, tabii. Evet, Şerif arkadaşımdı. Onunla ilk yaptığımız

çalışma, Aşkı Ben Yaratmadım isimli filmdi. Senaryosunu

Şerif’le rahmetli Erdoğan Tünaş beraber yazmıştı. Festival için

hazırlamıştık aslında, ama göndermedik. Büyük şehre gelen iki

insanın hikayesi anlatılıyordu. Biri galip olur, diğeri mağlup.

Ben galip olandım, Müjde Ar da mağlup olan. Ama, tabii, yan

hikayeleri de vardı. Çok güzel bir filmdi, çok sevilmişti. Benim

orada, “Ey köhne İstanbul, sen mi kazanacaksın ben mi?” diye

bir tiradım vardı.

Köhne Bizans, hatta.

Orhan Gencebay: Köhne Bizans. Amatör bir tarihçi olarak değinmeden

geçemeyeceğim, özür dilerim. Aslında Bizans diye bir

ülke yok. Doğu Roma İmparatorluğu var. Hepimizin doğruları bilmesi

lazım diye düşündüğüm için anlatıyorum. Bizans niye yok?

Çünkü Fatih Sultan Mehmet Han, İstanbul’u İtalyanlardan aldı,

Yunanistan’dan değil. İstanbul, Doğu Roma İmparatorluğu’nun

başkentiydi. Fatih Sultan Mehmet Han, 1453’te İstanbul’u aldığı

zaman hem Roma İmparatoru hem de Ortodoksların lideri oldu.

Fakat Fatih Sultan Mehmet Han, “Ben ne Roma İmparatoruyum

ne de Ortodoksların lideri. Ben Türk İslam imparatoruyum. Ama

sizlere saygı duyuyorum. Yaşamınızı ve kültürünüzü koruyacağım,”

demiş. Fatih’in bu sözleri, görüşleri çok önemlidir. Bana

göre, bizim kendimizi daha iyi anlatmamız için yapmamız gereken

o kadar çok film var ki… Bunlardan bir tanesi de İstanbul’un fethidir.

Gereği gibi yapılmalı ama. Sadece savaşın değil; fikirlerin,

felsefenin, insana bakışın, doğaya bakışın da anlatılacağı bir film

olmalı. Tabii, güzel bir hikayeyle bağlanmalı. Bir de Etrüskler’le

ilgili bir film yapılmalı. Konu çok ama öncelikle bu ikisini yapmaOrhan

Gencebay 415

lıyız. Etrüskler 4 bin yıl evvel ortaya çıkmış, Avrupa uygarlığının

temelini oluşturan bu kültürdür.

Kastettiğiniz belgesel bir film mi, yoksa hikaye edilerek mi

anlatılmalı?

Orhan Gencebay: İki-üç saatlik tam bir sinema filmi olamlı. Selahattin

Eyyubi’yi anlatan Cennetin Kralları ya da Troya yapıldı.

Büyük ilgi gördü bu filmler. Troya, Çanakkale’nin dibinde, birçok

tarihçinin de bir Türk devleti olduğunu söylediği bir yer. Ama

onlar filmi Fas’ta yaptılar ve Anadolu’dan da Türkiye’den de hiç

bahsetmediler. Yani, kendi değerlerimizi biz kendimiz anlatmalıyız.

Bunlar çok büyük prodüksiyonlar tabii. Maalesef şu anda

bunu yapabilecek bir yapımcı bulamayabiliriz. Ama kendimizi

daha iyi ifade edebilmek, Türk kültürünü daha iyi anlatabilmek

için devletimizin bunu yapması lazım, diye düşünüyorum. Böylesi

bir yapımın altından ancak devlet kalkabilir çünkü. Yapımcılarımızın

bu kadar maddi imkanı yoktur.

Aşkı Ben Yaratmadım filmindeki tirattan geldik buraya. O

tirat başınıza işler açtı, değil mi? O filmdeki karakter de

Anadolu’dan İstanbul’a göç etmiş bir saz şairiydi.

Orhan Gencebay: Şöhret olmaya gelmiş birisini anlatıyorum.

Ama benim müzik serüvenimde böyle bir amaç yok. Benim bütün

derdim Türk müziğini daha iyi bir yere getirebilirimdi. Bütün

çalışmalarım, araştırmalarım, emeklerim bunun içindi.

Yani, siz Anadolu’dan İstanbul’a şöhret olmak için göç eden

biri değil misiniz?

Orhan Gencebay: Değilim. Ama filmdeki o tirat da üstüme yapıştı,

hikayem hep öyle anlatıldı. Bir arkadaş belgeselinde de onu

kullandı. “Niye öyle yaptın? Doğru değil ki bu,” deyince “Özür dilerim,

Orhan Ağabey. Hatasız kul olmaz, hatamla sev beni,” dedi.

Arkasına da yazdı.

Peki genç bir yönetmenle, yaşıtınız bir yönetmenle çalışmak

farklı mıydı?

Orhan Gencebay: Önemli olan yaşı değil, kafasının içiydi, tabii.

Şerif Gören çok dolu, her zaman yeni fikirleri, yeni sunumları

olan, harika bir yönetmendi. Sürekli kendini yenilerdi.

Onunla yaptıklarınız biraz daha toplumsal içerikli filmlerdi.

Orhan Gencebay: Evet. Mesela, Derdim Dünyadan Büyük filmi

yasaklanmıştı sonra. Hisarüstü’ndeki gecekondu mahallesinde

416 Mithat Alam Film Merkezi Söyleşi, Panel ve Sunum Yıllığı 2009

çekmiştik. Kırk, elli yıldır orada yaşayan insanların, yasal olmadığı

gerekçesiyle, evlerini terketmesi isteniyordu. İnsanlar da

madem yasal değildi, neden elli yıldır burada yaşamamıza izin

verildi, burası artık bizim, terketmeyiz, diye karşı çıkıyordu. Herkes

çok tepki göstermişti. Biz de kendi tepkimizi göstermek, o

insanların haklarını savunmak için bu filmi yapmıştık. Filmin

finalinde toplu olarak benim yaptığım bir şarkıyı söylüyoruz.

Greyder gelecek, benim burama dayanacak ama halkı ezip geçemeyecek.

Greyder geri dönecek, halk galip gelecek.

Bitecek Dertlerimiz adlı şarkınız.

Orhan Gencebay: “Yılların günahı kaderde mi kalacak / Elbet

bir gün insanlık sizden hesap soracak / Bin dertle, bin gamla

yaşadık çok yılları / Sardıkça ezdi bizi yoksulluğun kolları” diye

devam eden bir şarkı. “Haktan yana derdimiz” diye bir dizesi de

var, ki benim düşüncemi çok iyi ifade ediyor. Fakat, bu sahneyi

çekeceğimiz sırada ben başka bir yerdeydim. Döndüğümde bir

baktım, şarkıyı birlikte söyleyeceğimiz insanlar toplanmış, biri

onlara şarkıyı anlatıyor. Herkes sol elini havaya kaldırmış. Bir

anda canım sıkıldı. Koştum; “Arkadaşlar,” dedim, “Hakkın sağı

solu yoktur. Hak haktır. Derdimiz hak aramaksa bunu birtakım

gösterilerle, hareketlerle hafifletmeyelim.” Neticede benim dediğim

gibi çekildi. Hepimizin fikirleri farklı olabilir. Ama bir arada,

barış içinde yaşamalıyız. Sen de Haklısın şarkım bu düşüncelerimi

yansıtır. Neyse, dediğim gibi, Derdim Dünyadan Büyük yasaklandı

sonra. Sebebi de, duyduğuma göre, arka planda görünen

duvarlarda birtakım yazıların olmasıymış. Ben çekimlerde

hiç farkında değildim bunun.

İzleyici: Bir Arap olarak, arabesk kavramı üzerine yaptığınız

açıklamaların hepsine katılıyorum. Arabeskin kaderci yapısı ve

mücadelenin, özellikle sınıfsal mücadelenin geri planda olması

nedeniyle bir baskıyla karşılaşmış olabilir miydiniz, diye soracaktım.

Orhan Gencebay: Demin de söylediğim gibi, o konuda birçok

yanlış görüş vardı. Arabesk de, benim şarkılarım da entelektüel

olmayanlar tarafından yanlış yorumlanıyordu. Entelektüeller

daha farklı bakıyordu ama, onları ayırmak lazım.

İzleyici: Siz bir bağlama virtüözüsünüz. Muhtemelen tevazu

göstereceksiniz ama biz öyle görüyoruz. Fakat, yine de, albümlerinizde

yaylılar ön planda. Bağlamadaki maharetinizi sadece

İstanbul Hatırası filminde gördüm. Belki de çok takip etmedim,

bilmiyorum. O filmde Hatasız Kul Olmaz, divan bağlamayla,

muhteşem bir şekilde çalınmıştır. Albümlerinizdeki düzenleOrhan

Gencebay 417

melerde neden bağlama ön plana çıkmazdı? Bunu gerçekten

merak ediyorum.

Orhan Gencebay: Aslında mümkün olduğu kadar çıkartmaya

çalışıyoruz ama, demek ki yeterli olmuyor. Yeni albümde daha

fazla yer veriyorum. Son albümde yedi dakikalık, senfonik nitelikte,

aynı zamanda konçerto özelliklerini de taşıyan enstrümantal

bir eser var. Bir buçuk, iki yıldan beri onunla uğraşıyorum.

Nihayet bitirdim. Ben yazdım ama her zaman da ben çalamıyorum.

Son derece zor bölümleri var. Bağlama ağırlıklı bir eser

olacak o. Adını “Ergenekon” koymuştum, iki sene evvel. Sonra

baktım ki olacak gibi değil, “Diriliş” olarak değiştirdim. Daha önceki

albümlerde neden yaylılara ağırlık verdiğimize gelince; her

zaman söylediğim gibi, yaylı ailesi, keman grubu; keman, viyola,

çello ve arşe fevkalade güçlü, yumuşak güçlülüğü ifade eden

bir aile. Türk müziği ve Arap müziği de son derece yumuşak bir

yapıya sahip olduğu için hem biz hem de Araplar yaylı ailesine

ağırlık veriyoruz. Bunların geldiği yer yine Batı. Fakat biz kendimize

has kullanıyoruz. Dediğim gibi, bağlama bu albümde fazlasıyla

yer alacak. Teşekkür ederim beni uyardığın için.

İzleyici: Müzik, bir film için çok önemli role sahip. Hikayeyi de

taşıyan bir rolü var bir yerde. Mesela, Bir Teselli Ver’de çekiç

sesleriyle müziğin iç içe geçmesi, aşkın şarkılar aracılığıyla ifade

bulması gibi… Hikayeyle müzik birbirini besliyor. Ama, sonuçta

bu filmlerin hikayesini siz değil, başkaları yazıyor. Senaryolar

yazılırken müdahale ediyor muydunuz?

Orhan Gencebay: E, tabii. Benim felsefeme ters düşen bir şey

varsa bunu tartışırdım. Kimse fikrini dayatmazdı, birlikte düşünür

ortak karar verirdik.

İzleyici: Yasaklı şarkılar için ne diyeceksiniz? Onlar da sizin çocuklarınızdı

çünkü, değil mi?

Orhan Gencebay: Yasaklı şarkılar… Düşünüyorum da, pek yasaklı

şarkım yok aslında.

Yasaklayan kim?

İzleyici: Yasaklı değil de, bulunmayan albümler…

Orhan Gencebay: Sensiz Bahar Geçmiyor

İzleyici: Yedi tane daha var.

Orhan Gencebay: Diğerleri hangileri?

İzleyici: Selma, Ağlarsın Bilsen, Büyü mü Yaptın… Üçünü de

418 Mithat Alam Film Merkezi Söyleşi, Panel ve Sunum Yıllığı 2009

hiçbir yerde bulamadım.

Orhan Gencebay: Ya arkadaşlar, bunları not alalım.

İzleyici: Orhan Ağabey, hakkınızı helal etmenizi istiyorum. Biliyorsunuz,

artık internet, mp3 çağındayız. Kasetlerinizi daha

önce ikişer kere almıştık. Ama artık indiriyoruz, ağabey, lütfen

hakkınızı helal edin.

Orhan Gencebay: Tabii, tabii. Bu çok önemli bir konu. Bu telif

hakları konuları, maalesef internette sökmüyor. Telif hakkı diye

bir şey, maalesef yok. Yalnız internet değil, ondan evvel de fiziki

satışlar korsan yüzünden muazzam bir darbe yemişti. Şu anda,

maalesef müzik yapım sektörü çökmüş durumda. Yapım sektörünün

çökmesi de üretimin azalması anlamına geliyor. Size bir

iki rakam vereyim, daha iyi anlaşılır: Evvelki sene Amerika’da 33

bin, İngiltere’de 26 bin tane albüm çıktı. Bizde ise 1.240 tane, ki

bunun yarısı da yabancı albümlerdi. Yine bir rakam daha söyleyeyim:

Korsan olmasaydı, Türkiye’de yıllık albüm satışı yasal olarak

270 milyon olacaktı. Şu anda yasal olarak kaç biliyor musunuz:

6-7 milyon. İnternet üzerinden, kiralayarak, satın alınarak yapılan

download sayısı senelik yirmi sekiz milyon civarındadır. Cep

telefonları buna dahil değil. Ama olması gereken iki-üç milyar. Bu

yirmi sekiz milyonun getirisi de sektörü katiyen ayakta tutamıyor.

Bunu aşmanın yolu, telif haklarını uygulamaktan geçiyor…

Peki o şarkıları kim koymuş acaba? Siz biliyor muydunuz bu

yayınlamadığınız şarkıların internette olduğunu?

Orhan Gencebay: Benim unuttuğum o kadar çok çalışma var

ki… Fanatik hayranlarımız benden daha iyi biliyorlar. Onlar

bana hatırlatıyorlar. Teşekkür ediyorum onlara.

Bir de, internet sayesinde çok ünlü olmuş ama siz yorumlamadığınız

için size ait olduğu bile bilinmeyen şarkılar da var,

değil mi? Yani, Bir Teselli Ver öncesi, birçok sanatçının okuduğu,

ama sizin hâlâ bir türlü okumadığınız besteleriniz var.

Orhan Gencebay: Mesela, Hey Gidi Koca Dünya benim bestemdir.

Sevemedim Karagözlüm, Sabırtaşı… Bunlar zamanında hit

olmuş, çok sevilmiş eserlerdendir. Başka sanatçı arkadaşlar,

ağabeylerimiz, ablalarımız tarafından söylenmiş ama benim hiç

okumadığım pek çok şarkı vardır.

Mithat Alam: Onları okumayı düşünmüyor musunuz Orhan Bey?

Orhan Gencebay: Ben sürekli üretiyorum. Belki fırsat bulamayacağım,

diye düşünüyorum.

Orhan Gencebay 419

Deryada Bir Salım’ı okudunuz mu?

Orhan Gencebay: Okudum, evet. Deryada Bir Salım benim bu

tarzımın ilk örneğidir. İlk defa o şarkıda Batı ve Türk müziği

grupları bir araya geldi. İlk defa otuz kişiyi geçen bir orkestra ile

çalışıldı. Üç gün prova yaptıktan sonra çaldık.

İzleyici: Sizi dinlemek çok keyifliydi, onur duydum. Yanlış hatırlamıyorsam

tamamı senfoni olan bir albüm yapacaktınız. Ne

zaman çıkacak o albüm?

Orhan Gencebay: Ben onu çok geciktirdim. On sene evvel,

Londra Senfoni Orkestrası’yla Bir Gencebay Senfonik Şiiri adı

altında yapalım, diye konuşmuştuk. Fakat baypas oldum, o engelledi.

Arkasından başka şeyler de oldu. Ertelemek zorunda

kaldım. Ama çok üzüldüm, çok severek yapacağım çalışmalardı

çünkü. İhmal ettiğim için sevenlerden özür diliyorum. Şu anda,

yavaş yavaş da olsa, hazırlanıyoruz.

İzleyici: Bugünlerde bir tevazu sorunu yaşanıyor. En küçük bir

şey başardıklarında bile insanların ayakları yerden kesiliyor, yukarıdan

bakmaya başlıyorlar. Siz çok başarılı olmanıza rağmen,

bir bilgiyi sunarken bile “Eksiğim varsa affola,” diyorsunuz. Mütevazı

olabilmenin en büyük sırrı nedir?

Orhan Gencebay: Estağfurullah, rica ederim. Herkesin bir görevi

vardır, diye düşünüyorum. Herkes birbirine hizmet ediyor

bu dünyada. Bunu herkes böyle bilsin. Hepimiz bütünün bir

parçasıyız. Tek başımıza bir hiç olduğumuzu anlayabilirsek mütevazı

da olabiliriz. Mevlana’mızın da dediği gibi, ya olduğu gibi

görünmeli insan ya da göründüğü gibi olmalı. Mütevazılık kendini

aşabilmekle ilgili. Kendini aşabilen insan mutlu, mutlu insan

da başarılı olur. “Mutluluk yürek ister. Cesaretini mutluluk için

göster. Önce kendini yen, sonrası gelir,” diyorum ben.

420 Mithat Alam Film Merkezi Söyleşi, Panel ve Sunum Yıllığı 2009

Orhan Gencebay kimdir?

4 Ağustos 1944 tarihinde Samsun’da doğdu. Müziğe 6 yaşında

Klasik Batı Müziği sanatçısı Emin Tarakçı’dan keman ve mandolin

dersleri alarak başladı. 7 yaşında Türk Müziği ve bağlamaya

başladı. 10 yaşında beste çalışmalarına başladı. 13 yaşında

babasının teşvikiyle Türk Sanat Müziği ve tamburla tanıştı.

Samsun’daki ve İstanbul’daki halk evleri, müzik cemiyetleri ve

müzik derneklerinde çalıştı. İstanbul Belediye Konservatuarı’na

girdi ve icra heyetinde bulundu. 16 yaşından itibaren caz ve rock

müziği ile ilgilendi. Batı nefesli sazlarından oluşan orkestralarda

tenor saks çalarak görev yaptı. 20 ve 22 yaşlarında Ankara

ve İstanbul Radyoevi TRT sınavlarına girdi. Sınavları başarıyla

kazandı. 1967 yılında İstanbul Radyo Evi’nde bir süre çalıştı ve

ayrıldı. 1968 yılında kendi sesiyle yorumladığı ilk 45’lik plağını

çıkardı. Bugün bine yakın bestesi vardır.

Dörtyüze yakın bestesini, kendi sesiyle seslendirdi. Doksana

yakın filmde müzik direktörlüğü yaptı. Otuzaltı sinema filminde

başrol oynadı. Televizyon için diziler ve şov programları yaptı.

Müzikte, Arabesk olarak adlandırılan akımın mimarlarından

oldu. Bu konuda araştırmalar ve serbest çalışmalar yaptı. 1999

yılında Devlet Sanatçısı unvanı verildi.

Diskografi

Musalla Taşı, 1968-1969, Derleme

Kaderimin Oyunu, 1968-1970, Derleme

Bir Teselli Ver, 1968-1972, Derleme

Batsın Bu Dünya, 1971-1974, Derleme

Sarhoşun Biri, 1974-1976, Derleme

Hatasız Kul Olmaz, 1974-1976, Derleme

Benim Dertlerim, 1978

Yarabbim, 1979

Aşkı Ben Yaratmadım, 1980

Ben Topraktan Bir Canım, 1981

Kördüğüm, 1977-82, Derleme

Bir Damla Mutluluk, 1978-82, Derleme

Leyla ile Mecnun, 1983

Dil Yarası, 1984

Beni Biraz Anlasaydın, 1985

Orhan Gencebay 421

Cennet Gözlüm, 1986

Akma Gözlerimden, 1987

Emrin Olur, 1988

Ya Evde Yoksan, 1989

Utan-Dokunma, 1990

Hasret Rüzgarı, 1991

Sen de Haklısın, 1992

Hayat Devam Ediyor, 1993

Yalnız Değilsin, 1994

Gönül Dostu, 1995

Kiralık Dünya, 1996

Orhan Gencebay Klasikleri, 1998

Cevap Ver, 1999

Orhan Gencebay Klasikleri 2, 2002

İdeal Aşk, 2002

Yürekten Olsun, 2004

Yargısız İnfaz, 2006

Orhan Gencebay Film Müzikleri, 2007

Filmografi

Bir Teselli Ver, 1971

Sev Dedi Gözlerim, 1972

Ben Doğarken Ölmüşüm, 1973

Dertler Benim Olsun, 1974

Batsın Bu Dünya, 1975

Bir Araya Gelemeyiz, 1975

Bıktım Her Gün Ölmekten, 1976

Şoför, 1976

Hatasız Kul Olmaz, 1977

Çilekeş, 1978

Derdim Dünyadan Büyük, 1979

Aşkı Ben Mi Yarattım, 1980

Kır Gönlünün Zincirini, 1980

Yarabbim, 1980

Vazgeç Gönlüm, 1980

422 Mithat Alam Film Merkezi Söyleşi, Panel ve Sunum Yıllığı 2009

Ben Topraktan Bir Canım, 1980

Feryada Gücüm Yok, 1981

Leyla İle Mecnun, 1982

Kördüğüm, 1982

Bir Yudum Mutluluk, 1982

Zulüm, 1983

Kahır, 1983

Kaptan, 1984

Dil Yarası, 1984

Aşkım Günahımdır, 1984

Doruk, 1985

Cennet Gözlüm, 1987

Küçüksün Yavrum, 1988

Kan Çiçeği, 1989

Seni Arıyorum / Sensiz Yaşıyorum, 1989

Utan, 1990

Film Müzikleri

Kızılırmak-Karakoyun, 1967

Kozanoğlu, 1967

Ana, 1967

Kuyu, 1968

Kara Gözlüm, 1970

Bir önceki Kenan Pars için üç farklı tören başlıklı haberimiz etiketi, konser etiketi ve orhan gencebay etiketi hakkında bilgiler verilmektedir.