Osmanlıca bilmiyor Orhan Gencebay' ı bile tanımıyoruz.

Haber Kategorisi: 2009 Haberleri

 

Orhan Gencebay’ın bir televizyon programında yaptığı konuşmaların sizi çok etkilediğini yazdınız. 

Bize sunulan bir Orhan Gencebay figürü var. Nasıl olmuş da bu kadar yaygınlık kazanmış, beğenilmiş bir insanın birazcık arkasını görememişiz? Astronomiyle, jeofizikle, tarihle, çevre sorunlarıyla yakından ilgilenen, kalkıp kazı yerlerine giden bir adam var karşımızda ve toplum bununla ilgili bilgilendirilmemiş! Orhan Gencebay’ı indirgiyorlar, ona duyulabilecek saygının payını düşürüyorlar ve onu kısıtlı bir tarifle sunuyorlar. Onun bir rol modeli olarak değerli nitelikleri örtbas ediliyor.

Sanatçı – düşünürlerin oluşturduğu bir ‘aileden’ söz ediyorsunuz. Türkiye’de var mı bu aile?

Elbette var. Bir ülkenin okumuş yazmışları, kendi içlerine çok kapanırlarsa, hem evrensel ailenin üyelerine karşı tırnaklarını çıkarıyorlar hem de kendi ülkelerindeki aile üyelerine husumet beslemeye başlıyorlar. ‘Ben varım, o yok’ ya da ‘Benden başka kimse yok’ gibi kötü takıntılar dal budak salıyor. Sevmek ya da sevmemek için önce tanımak gerekir. Türkiye’nin kültür ortamında önyargılar ağır basıyor. Tanpınar da, Ataç da benim gözümde çok değerlidir ama birbirlerini göremediklerini düşünüyorum. Yandaşlar da birbirini göremiyor. Yahya Kemal de Tanpınar’ı bir uydu gibi algılamıştır. Yaşarken dost olanlar bile birbirini tanıyamayınca, o dünyaya yaklaşan ‘tüketici’ de sıklıkla yanılıyor. Bir yazarı beğenen okur, o yazarın beğenmediği bir başka yazarı otomatikman reddediyor. Bütün bunlar kişileri güdükleştiriyor, kültürel ortamı fakirleştiriyor. Birbirine uzak dünya görüşlerine bağlı kişilerin, birbirlerine eserleri dolayısıyla değer verebilmeleri elzemdir.

OKUMUYORLAR SANIYORLAR

’Kaybolan kitaplardan’ bahsediyorsunuz.

Biz çok kitap kaybediyoruz, çok tablo, musiki eseri, felsefe risalesi, bilim çalışması, insan kaybediyoruz. ‘Görmezden gelme’ husumetin en ağır biçimi. Ortam, bunun panzehirini bulmalıydı.

Peki ya üniversiteler?

Türkiye’de ‘akademi’ öldü. Üniversite, araştırma yapılan yerdir, bizde sözüm ona eğitim veriliyor. Geçenlerde, Turkuaz Kitabevi, Türk üniversitelerinde edebiyat alanında yapılan tezler bibliyografyası yayınladı. 1946’dan 2009’a dek Orhan Veli hakkında hazırlanan tez sayısı üç! Bu, üniversitenin ölüm duyurusudur.

Sizi sevenler ‘Enis Batur’u takip edersen Avrupa kültürü ve edebiyatı hakkında değerli bilgilere ulaşırsın’ diyor. Halbuki geleneksel ve modern Türk kültürü, sanatı, edebiyatıyla ilgili çok sayıda yazı yazdınız. Neden hep Batı’yla ilgili yönelişleriniz öne çıkarılıyor?

Çünkü okumuyorlar, sanıyorlar. (Gülüyor.) Benimle ilgili çok yaygın önyargılar var. ‘Enis Batur, Türk kültürüne kapalıdır, kendi yazarlarımızı tanımaz, bilmez’ gibi bir önyargı yürürlükte. Yazdıklarımı okusalar, hiç de öyle olmadığı kolayca görülebilir.

Kitabınızda, Sezai Karakoç’la ilgili iki yazı var. Kendisiyle temasınız oldu mu hiç?

1987’de Sezai Karakoç’a telefon edip ‘Gergedan dergisi için sizinle bir söyleşi yapmak istiyorum. Böyle tekliflere açık olmadığınızı biliyorum fakat şansımı denemek istedim’ dedim. O da gayet kibar bir biçimde ‘Evet, ben prensip itibariyle söyleşi yapan biri değilim ama böyle bir kararım olmasaydı sizinle söyleşi yapardım’ dedi. Oluşum dergisinde, farklı ideolojik çevrelerin, birbirlerini okumama hastalığı üzerine bir yazı yazmıştım. Cahit Zarifoğlu gibi önemli bir şairi ve yazarı okumak şöyle dursun, bilmeyen var. Kaç yıl geçti, hálá bu meseleyi aşamamış olmamız, kabul edilebilir bir şey değil. Dünya görüşüne göre yazar seçilir mi? Sanıyorum, Sezai Karakoç bu yazımı okuduğu için benim söyleşi önerimi kabul etmese de hoşnutlukla karşılamıştı.

Kereviz, enginar, kuşkonmaz sevmediğinizi, patlıcan, pişmiş beyaz peynir ve domates kabuğundan hoşlanmadığınızı söylüyorsunuz. Ancak Tayland usulü çekirge çorbasını seviyormuşsunuz.

Belli bir yaşa kadar insanın gustosunu şartlandıran sofralar kuruluyor. Enginar sevmiyorum ama sevenleri anlıyorum. Enginara tapanlar var. Bir yaştan sonra insan, damak zevkini biçimleyen şartlandırmaların ötesine geçebiliyor. Tayland usulü çekirge çorbasının içindeki çekirgeler süzülüyor ve suyu içiliyor. Gerçekten olağanüstü bir lezzet.

KARASU 500 BİN SATSA

120’den fazla kitap… Yazma rekoru sizde galiba?

Bu bence hiç önemli değil. Şu anda 30 ayrı kitap var tezgahımda. Onları önemsiyorum.

’Kendimi hiçbir zaman profesyonel yazar olarak görmedim’ diyorsunuz. Siz profesyonel değilseniz, kim profesyonel?

Bugüne dek bir tek kitap yayınlamış ama o kitabı 400-500 bin satmış kişi profesyonel. Yani yazarlıktan geçimini sağlayan kişi. Türkiye’de edebi metinler yayınlayarak geçinebilen yazar sayısı çok azdır.

’Enis Batur’un çok satma korkusu’ diye bir şey var mı?

Hayır. O abes bir şey. Benim gibi yazarlar en fazla 5 bin okura ulaşır. Türkiye’de öyle önemli yapıtlar var ki… Mesela, ilk kitabı 1959’da yayınlanan Ece Ayhan’ın hiçbir kitabının satışı, bugüne dek 5 bin nüshayı aşmamıştır. (Gülümsüyor.) İnsan çok sayıda okura ulaşmak adına yazıdan ödün vermekten korkar ancak. Türkiye’de nitelikli okur sayısı kısıtlı. Vüs’at O. Bener’in, Bilge Karasu’nun 500 bin okura ulaştığı bir Türkiye’nin atmosferi bütünüyle bambaşka olurdu.

BİR KİTABI FRANSA’DA SATTI

‘Genç güzel kadın yazar’ ve ‘yakışıklı yazar’ kategorilerine kızıyor musunuz?

Bunlar, kitap dünyasının ticari formüllerindendir. Kitabı metin nitelikleriyle pazarlayamadıkları için yan unsurlar buluyorlar. Yazarın, okuru fiziğiyle etkileyebileceği keşfedildi. Bunlar, edebiyatın üretmesi gereken değerlerle özünde çelişiyor ve benim de hoşuma gitmiyor tabii. Bunlara gönül indiren yazarlarla aynı işi yaptığımızı da düşünmüyorum.

Kitaplarınız 13 ayrı dilde okunuyor. Yurtdışında kitaplarınıza gösterilen ilgiyle Türkiye’deki arasında fark var mı?

Başka Yollar adlı otobiyografik kitabım, Fransa’da daha çok sattı.

Size bizden çok Fransızlar mı ilgi gösteriyor?

Hayır, onlar edebiyata daha çok ilgi duyuyor, bana değil. Liberation’un kitap eki kapak yaptı örneğin.

Yazılarınızın hemen hepsinde enikonu mizahi bir damar var…

Okumayanlar çoğunlukta olduğu için, ben kasvetli, aşırı ciddi, neredeyse kaknem bir edebiyat adamı olarak görüldüğümü biliyorum. Bunun doğru olmadığını da biliyorum. (Gülümsüyor.)

Osmanlıcanın unutulmasına karşıyım ama Türk Dil Devrimi’ne de bağlıyım 

Osmanlıcanın unutulmasına üzülüyor musunuz gerçekten?

Evet, elbette. Öte yandan Türk Dil Devrimi’ne de bağlıyım. Bugün daha devrimci bir yaklaşımın da işlerlik kazanması gerektiği fikrindeyim. Ama bu coğrafyada 600 yıl boyunca hakim olmuş bir kültüre ulaşmamızı sağlayacak aracı tanımıyor olmamız akıl alır iş değil. Türkiye’de öğrencilere neden öncelikle Osmanlıca ve yanında iki yabancı dil öğretilmiyor? Bu mahrumiyete eğitim diyebilir miyiz?

Burjuvalık matah bir şey değil

Burjuva mısınız?

Ben kentli bir ailenin, kentte doğmuş, kentli kültür değerleriyle büyümüş, eğitim görmüş, daha başka ülkelerin kentleriyle de haşır neşir olmuş oğluyum. Ama burjuvalığı bir matah olarak görmüyorum. Burjuvalık insanda rahatsızlıklar uyandıran bir kategori. Öte yandan, burjuvalaşmaya çalışıp da burjuva olamayan, özenti dolu, rüküşlük salgılayan ve en ufak bir zaaf halinde asıl çehresi ortaya çıkan insanlar var ki onların durumu vahim. Devrimler, burjuvalar tarafından düşünülüp tasarlanmıştır. Örneğin Sovyet Devrimi’ni proletarya gerçekleştirmiş gibi görünse de, Lenin gibi, Troçki gibi beyinler organize etmiştir. Mao, köylü devrimi diyebileceğimiz bir devrim yapmıştır ama burjuva yanları ağır basan bir adamdı. Burjuva ille de kötüdür ya da pozitif bir kategoridir diyemeyiz.
Kaynak: StarGazetesi

Röportaj : MURAT MENTEŞ 

Bir önceki Baba Tatilde başlıklı haberimiz etiketi, konser etiketi ve orhan gencebay etiketi hakkında bilgiler verilmektedir.

366 okunma | Sep 24th, 2012 | 2009 Haberleri